Doç. Dr. Fatih Gündoğdu ile Tüketici Hukuku Üzerine




İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Gündoğdu ile, tüketici hukuku alanında pandemi etkileri, yatırımcıların finansal tüketici sıfatı, bağlı krediler ve mesafeli sözleşmeler üzerine konuştuk.




İçinde bulunduğumuz pandemi sürecinin en çok etkilediği alanlardan biri de şüphesiz tüketici hukuku alanı oldu. Kredi sözleşmeleri, kira sözleşmeleri gibi birçok konuda tüketicilerin mağduriyet yaşadığı da bilinmekte. Siz bu etkileri nasıl değerlendirmektesiniz? Tüketicilerin başvurabilecekleri imkânlardan genel olarak bahsedebilir misiniz?


Bir sosyal felaket olarak nitelendirilebilecek bu hadisenin günlük hayatımızı olduğu kadar, ticari ve hukuki ilişkilerimizi de fazlasıyla etkilediğini ve hala etkilemeye devam ettiğini söylemek mümkün. Covid-19 salgını sebebiyle farklı kişi grupları oldukça farklı şekillerde ortaya çıkan mağduriyetler yaşadı. Buna bağlı olarak akdi ilişkiler de bu salgından oldukça yoğun bir şekilde etkilendi. Bu dönemde taraflar sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getiremez hale geldiler ve bu durum tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de pandeminin sözleşmelere etkisinin ne olacağı sorusunu ortaya çıkardı. Gerek tüketiciler gerekse ticari hayatın diğer süjeleri bu dönemde mevcut sözleşmeleri değiştirme ya da sonlandırmanın yollarını aradılar. Bu bağlamda sıklıkla mücbir sebep, imkânsızlık, aşırı ifa güçlüğü gibi kavramlar üzerinde duruldu.


Mücbir sebep nedeniyle ifanın imkânsızlaşması ve aşırı ifa güçlüğü Türk Borçlar Kanunumuzda (“TBK”) madde 136 ve madde 138’de düzenlenmiş konulardır. Ancak bu iki hükmün yedek hukuk kuralı olması nedeniyle yaşanan sürecin sözleşmelere etkisi bakımından somut olayda ilk olarak sözleşme hükümlerine bakmak, tarafların bu konuda bir düzenleme yapıp yapmadıklarını kontrol etmek gerekir. Tarafların bu tür bir durumu sözleşmede düzenlemiş olmaları halinde buna göre bir sonuca varmak gerekir. Elbette bu durumda da sözleşmenin tüm hükümlerini birlikte değerlendirmek gerekecektir. Zira taraflar bazı hallerde sözleşmelerde mücbir sebep ya da uyarlamaya ilişkin hükümlere yer verebilmektedir. Aksi halde, yani taraflarca sözleşmede bu hususla ilgili düzenlemelere yer verilmemiş olması halinde ise riske hangi tarafın katlanacağına karar verilirken sözleşme hükümleriyle birlikte TBK hükümlerini birlikte ele almak gerekecektir.


Bilindiği üzere 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (“TKHK”) borcun ifa edilmesiyle ilgili sınırlı sayıda hüküm içermektedir. Bu sebeple tüketici işlemleri bakımından borcun ifası ve ifa edilmemesi ile ilgili meselelere TBK hükümleri uygulanır. İşte, taraflar arasındaki sözleşmede mücbir sebep ve uyarlamaya ilişkin hükümlerin bulunmaması halinde borcunu ifa etmekte güçlük yaşayan kişiler bakımından borçlu temerrüdü, ifa imkânsızlığı ve aşırı ifa güçlüğü hükümleri gündeme gelecektir.


Mücbir sebep nedeniyle borcun ifa edilmesinin mümkün olmadığı ileri sürüldüğünde TBK m.136 uygulama alanı bulacak ve bu durumda borcun sona erdiği söylenebilecektir. Salgın hastalığın Yargıtay tarafından mücbir sebep olarak kabul edildiği kararların var olduğu da göz önünde bulundurulduğunda, bu hükmün işletilebileceği kabul edilebilir. Ancak bu hükmün para borçlarında uygulanmayacağı ve somut olayda tüketicilerin sözleşmeden doğan borçlarının çoğunlukla para borcu olması sebebiyle tüketicilerin bu hükümden faydalanmalarının mümkün olmayacağını belirtmek gerekir. Dolayısıyla tüketiciler için tek çare m.138 olarak görünmektedir.


Aşırı ifa güçlüğü başlığını taşıyan m.138’e göre tüketiciler belirli şartların varlığı halinde sözleşmenin değişen koşullara uyarlanmasını isteyebileceklerdir. Bu hükmün uygulanabilmesi için öncelikle; sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi beklenmeyen olağanüstü bir durumun ortaya çıkmış olması, bu durumun borçludan kaynaklanmamış olması, bu durumun sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları kendisinden ifanın istenmesi dürüstlük kurallarına aykırılık teşkil edecek derecede borçlu aleyhine değiştirmesi ve son olarak borçlunun borcunu henüz ifa etmemiş ya da aşırı ifa güçlüğünden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olması gerekecektir. Bu şartların varlığı halinde tüketiciler açacakları davalarda hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını talep edebileceklerdir. Ancak uyarlama talebiyle açılacak bu davalarda, özellikle Covid-19 salgınının öngörülebilir olup olmadığı ve bu salgın sebebiyle şartların tüketici aleyhine dürüstlük kuralına aykırılık oluşturacak şekilde değişip değişmediği hususlarının taraflar arasında yoğun tartışmalara sebep olacağı gözden kaçırılmamalıdır.


Günlük hayatımızın oldukça önemli bir parçası haline gelen internet üzerinden yapılan alışverişler ile birlikte mesafeli olarak akdedilen sözleşmeler de oldukça gündemimizde olan bir konu haline geldi. Mesafeli sözleşmelere, tüketiciler bakımından uygulanacak özellik arz eden mevzuat hükümleri neler olmaktadır?


İnternet kullanımının artması ve her geçen gün genç nüfusun alışveriş hayatına daha fazla katılmasıyla birlikte zaten yukarı doğru hızlı bir ivme gösteren mesafeli satışlar, pandeminin de etkisiyle günlük hayatımızda daha fazla yer edinmeye başlayınca, bu satış türünden kaynaklı mağduriyetler de artış göstermiş ve doğal olarak bu konu tüketici tarafında daha fazla ilgi görür hale gelmiştir.


Bu sözleşmeler TKHK m. 48 ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği’nde (“Yönetmelik”) oldukça detaylı ve AB Hukukuna uygun bir şekilde düzenlenmiş durumdadır. TKHK’da ayrıca finansal hizmetlere ilişkin mesafeli sözleşmelere ilişkin bir hüküm de bulunmakta ve bu konu ayrı bir yönetmelikle düzenlenmektedir. Tüm bunlara ek olarak 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’da da bilgi verme yükümlülüğü, ticari iletişim, hizmet sağlayıcıları ve aracı hizmet sağlayıcıların sorumlulukları, kişisel verilerin korunması gibi hususlara yer verilmiştir.


Mesafeli satışlarda tüketicilerin alacakları ürünü yakından inceleyememesi ve buna bağlı olarak klasik yöntemlere oranla aldatılma riskinin daha fazla olması, TKHK’ya bu sözleşmeler bakımından tüketicileri doğrudan mağazadan alışveriş yapan tüketicilere nazaran daha fazla koruyan hükümler konulmasına yol açmıştır. Bu düzenlemelerin başında tüketicilerin bilgilendirilmesi ve cayma hakkı gelmektedir.


Tüketici bu tip sözleşmelerde satıcı/sağlayıcı ile karşı karşıya gelmediğinden, satıcı ve sağlayıcı tüketiciyi ürün ve hizmetin ve sözleşmenin içeriği ve şartları hakkında sözleşme akdedilmeden önce yönetmelikte belirtildiği şekilde bilgilendirmek zorundadır. Bu bilgilendirme yükümlülüğü, tüketiciyi mal ve hizmetlerle ilgili son bir kez düşünmeye sevk etmek amacıyla getirilmiştir. Bilgi verilmesi gereken hususların neler olduğu Yönetmelik m.5’de ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Bu bilgilendirmeler arasında özellikle tüketicinin sahip olduğu cayma hakkına ilişkin bilgilendirme özel bir yere sahiptir. Zira bu bilgilendirmenin yapılmaması, tüketicinin cayma hakkına ilişkin süre bağlı olmaması anlamına gelmektedir.


Yönetmelik m.6’da bu ön bilgilendirmenin nasıl yapılacağı belirtilmiştir. Buna göre, tüketici, en az on iki punto büyüklüğünde, anlaşılabilir bir dilde, açık, sade ve okunabilir bir şekilde yazılı olarak veya kalıcı veri saklayıcısı ile bilgilendirilmek zorundadır. Yönetmelik m.6 f.2’de sözleşmenin internet yolu ile kurulması halinde, 5. maddede sayılan bazı hususların, tüketici ödeme yükümlülüğü altına girmeden hemen önce açık bir şekilde tekrar gösterilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu hususlar; mal ve hizmetin temel nitelikleri, toplam fiyatı, ek masraflar ve cayma hakkının kullanılmasına ilişkin bilgilerdir. Ayrıca, herhangi bir gönderim kısıtlamasının uygulanıp uygulanmadığını ve hangi ödeme araçlarının kabul edildiğini de en geç tüketici siparişini vermeden önce, açık ve anlaşılabilir bir şekilde belirtmek gerekir.


Mesafeli sözleşmelerde tüketiciye, gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin sözleşmeden cayma hakkı tanınmıştır. Buna göre tüketici, mal teslimine ilişkin sözleşmelerde, malın teslim alındığı gün; hizmet ifasına ilişkin sözleşmelerde ise sözleşmenin kurulduğu günden başlayarak 14 gün içerisinde gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin sözleşmeden cayabilecektir. Bunun yanı sıra tüketicinin, sözleşmenin kurulduğu an ile malın teslimi arasında da bu cayma hakkını kullanabileceğini vurgulamak gerekir. Ayrıca, yukarıda belirtildiği gibi tüketici cayma hakkı konusunda gerektiği şekilde bilgilendirilmezse, on dört günlük süre ile bağlı değildir. Cayma hakkını içeren beyanın süresi içinde satıcı veya sağlayıcıya, yazılı olarak veya kalıcı veri saklayıcısı ile yöneltilmesi yeterlidir. Tüketicinin klasik yöntemlerle yaptığı alışverişlerde sahip olmadığı bu hak, internet üzerinden yapılan alışverişlere tüketicinin daha güvenli yaklaşmasını sağlamaktadır. Kendisine teslim edilen ürünü bir süre deneyip, beğenmediği takdirde iade edebileceğini ve ödediği ücreti kesintisiz bir şekilde geri alabileceğini bilen tüketiciler internet üzerinden alışverişi tercih etmektedirler.


Tüketimden ziyade yatırım amaçlı hareket etmeleri nedeni ile, “finansal tüketici” olarak kabulleri konusunda farklı yaklaşımlar olan yatırım hizmeti alan aracı kurum müşterilerinin, sizce finansal tüketici olarak değerlendirilmesi mümkün müdür? Bu kişilerin finansal tüketici olarak kabulü halinde ilgili mevzuat kapsamında öngörülen imkânlardan ne ölçüde yararlanabileceklerdir?


“Finansal hizmetlerin tüketicisi”, “küçük yatırımcı”, “bireysel yatırımcı” vb. şekillerde karşımıza çıkan bu kavramla tam olarak sermaye piyasalarında yatırım yapan profesyonel olmayan yatırımcılar ifade edilmektedir. Özellikle 2008 ekonomik krizinde, karışık yapıdaki finansal ürünlerin bu konuda yeterli bilgiye sahip olmayan kişilere satılmasından, finans kuruluşları tarafından müşterilere yanlış ya da eksik bilgi verilmesinden ve daha fazla kar elde etmek amacıyla müşterilerin yanlış yatırım araçlarına yöneltilmesinden dolayı büyük zararların yaşanmasıyla, bu yatırımcıların özel olarak korunması gerektiği düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda ise özellikle ABD ve AB’de yoğun reform çalışmaları yapılarak yatırımcının korunmasının “Finansal Tüketicinin Korunması” kapsamında ele alındığı ve bugün artık birçok ülkede küçük yatırımcıların “tüketici” olarak değerlendirildiği görülmektedir. Tüketici odaklı bu yaklaşımın, yatırımcıyı korumada aydınlatma yükümlülüğünün yeterli olmadığı, daha müdahaleci bir yaklaşımın gerektiği düşüncesine dayandığı söylenebilecektir. Bu yaklaşıma göre yatırım araçları da diğer tüketim malları gibi gündelik hayatın bir parçasıdır.


Bu yaklaşım Türk Hukukunda da etkisini hemen göstermiş ve kısa bir süre sonra bu kavram bizim düzenlemelerimizde de yer almaya başlamıştır. Bu bağlamda 2014/10 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile yürürlüğe giren “Finansal Erişim, Finansal Eğitim, Finansal Tüketicinin Korunması Strateji Eylem Planları” ve bu kapsamda hazırlanan “Finansal Tüketicinin Korunması Eylem Planı Arka Plan Belgesi” bu alandaki ilk düzenlemeler olarak sayılabilecektir. Bu planlarla hedeflenen amacın, bireylerin finansal ürün ve hizmetlere yeterli düzeyde ve uygun şartlarda ulaşabilmesi, tüketici ve yatırımcıların bilgilendirilmeleri yoluyla finansal ürünlere, kavramlara ve risklere yönelik farkındalıkların ve yetkinliklerin artması ve finansal ürün ve hizmetleri arz edenler ile bunları talep edenler arasında hakkaniyetli ve adil bir alışveriş ortamı temin etmeye yönelik düzenlemeler yapılması olduğu görülmektedir. Bu kapsamda Eylem Planı Arka Plan Belgesinde finansal hizmet kavramından ne anlaşılması gerektiği detaylı bir şekilde ifade edilmiş ve bu finansal hizmetleri satın alanların finansal tüketici sayılacağı belirtilmiştir. 2014 tarihli Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik m.4’e bakıldığında da, TKHK m.3’te tanımlanan tüketicilerden bankalar, tüketici kredisi veren finansal kuruluşlar ve kart çıkaran kuruluşlar tarafından kendisine ürün veya hizmet sunulan tüketiciyi finansal tüketici olarak tanımladığı görülmektedir.


TKHK m. 3 f.1/k uyarınca ticari veya mesleki olmayan bir amaçla hizmet alan kişiler tüketici sayıldığına ve yatırım hizmetlerinden faydalanma TKHK kapsamında bir hizmet alımı olduğuna göre, bu hizmetlerden ticari amaçla faydalanmayan yatırımcıların tüketici sayılmaları gerekmektedir. Her ne kadar bazı yazarlar tarafından bu hizmetlerden tüketim değil yatırım amaçlı yararlanıldığı ileri sürülse de, burada kişilerin yatırım yapmak için sermaye piyasası tarafından sağlanan hizmetlerden faydalandığı ve bu anlamda tüketici olarak kabul edilmeleri gerektiğini söyleyebiliriz. Üstelik aynı sonucun, yatırım kuruluşunun müşterisi sıfatıyla sermaye piyasası aracı satın alan ve bunu satarak alım-satım fiyatı farkı dolayısıyla kar elde etme amacını güden tüketici bakımından da geçerli olduğunu belirtmemiz gerekir. Nihayetinde tüketici bu durumda da yatırım kuruluşundan hizmet almakta ve yatırım kuruluşuyla olan ilişkisi bakımından tüketici sıfatını taşıyacak ve TKHK korumasından faydalanabilecektir. Ancak tüm bu söylenenlerin bireysel yatırımcı ile yatırım kuruluşu arasındaki ilişki bakımından geçerli olduğunu vurgulamak gerekir; yoksa sermaye piyasası araçlarının alım-satımına ilişkin sözleşmeler bakımından aynı sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Bireysel yatırımcının bu sözleşme bakımından amacının “ticari” olduğunu söylemek gerekir.


Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile düzenlenen özel düzenlemeler olan bağlı kredi ve kredi sağlama yolu olarak kabul edilen taksitle satış sözleşmesi yapılarına ilişin olarak okuyucularımıza genel olarak bilgi verebilir misiniz?


Bağlı kredi, TKHK kapsamında “tüketici kredisinin münhasıran belirli bir malın veya hizmetin tedarikine ilişkin bir sözleşmenin finansmanı için verildiği ve bu iki sözleşmenin objektif açıdan ekonomik birlik oluşturduğu sözleşme” olarak tanımlanmıştır. En yoğun şekilde ön ödemeli konut satışlarında tüketiciye sunulan bir kredi türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Ön ödemeli konut satışları bakımından bir kredi kuruluşunun, proje özelinde tüketiciye sağladığı kredi olarak tarif edilebilecektir. Bu sistemde yüklenici firma ile banka bir araya gelerek, somut proje bakımından anlaşmakta ve projeden taşınmaz alacak tüketicilere özel oranlarla kredi teklif etmektedirler.


Bağlı kredinin en önemli özelliği, mal veya hizmetin hiç ya da gereği gibi teslim veya ifa edilmemesi durumunda tüketiciye karşı satıcı ve sağlayıcı ile birlikte kredi verenin de müteselsilen sorumlu olmasıdır. Ayrıca tüketici mal veya hizmet tedarikine ilişkin sözleşmeden cayarak, buna ilişkin bildirimi cayma süresi içerisinde kredi verene de yöneltirse, kredi sözleşmesi de sona erecek ve tüketici kredi sözleşmesinin sona ermesi sebebiyle bankaya herhangi bir tazminat ya da cezai şart ödemek zorunda bırakılamayacaktır.


Soruda belirtildiği üzere bir tür kredi sağlama yolu olarak görülen taksitle satışta ise, adi satımdan farklı olarak, satım bedelini tek seferde ödeme imkânı bulamayan kişilerin almak istedikleri mal veya hizmete bir an önce kavuşmaları amaçlanmaktadır. Taksitle satış hem TBK, hem de TKHK’da düzenlenmiş bir satış türüdür. Bu sözleşme türünde tüketici bedelin tamamını ödemeden mal ya da hizmete kavuşmakta, bedelin ödenmesini ise vadeye yaymaktadır.


Taksitli satıştan bahsedebilmek için en az iki taksitin kararlaştırılmış olması, mutlaka yazılı şekilde yapılması ve sözleşmenin bir nüshasının kağıt üzerinde ya da kalıcı veri saklayıcısı ile tüketiciye verilmesi gerekir. Ancak bu şekil şartına aykırılığı ancak tüketicinin ileri sürebileceği belirtilmelidir. Zira TKHK m.17 f.3’de geçerli bir sözleşme yapmamış olan satıcı ya da sağlayıcının, sonradan sözleşmenin geçersizliğini tüketici aleyhine olacak şekilde ileri süremeyeceği öngörülmüştür.


Taksitle Satış Sözleşmeleri Hakkında Yönetmelik (“Taksitle Satış Yönetmeliği”) m.6’da, yazılı olarak yapılması gereken bu sözleşmelerde yer alması gereken bilgilerin neler olduğu detaylı bir şekilde belirtilmiştir. Buna göre satıcı/sağlayıcının tam unvanı ve iletişim bilgilerinden, sözleşmenin düzenlenme tarihine, malın veya hizmetin ifa tarihinden, peşin ve taksitli fiyatına, ödeme planından tüketicinin sahip olduğu cayma hakkına kadar birçok bilginin en az on iki punto büyüklüğünde olacak bu sözleşme metninde bulunması gerekir.


TKHK m.18 f.1’e göre tüketici yedi gün içerisinde hiçbir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin taksitle satış sözleşmesinden cayabilecektir. Bu sayede tüketici, bu süre içerisinde cayma hakkını kullanabilecek ve bu sayede sözleşmeyle bağlı olmaktan kurtulabilecektir. Cayma hakkının kullanıldığına dair bildirimin süresi içinde satıcı ya da sağlayıcıya yöneltilmiş olması yeterlidir. Bu hakkın kullanılabileceği süre içerisinde satıcı malı tüketiciye teslim etmişse, tüketici malı olağan gözden geçirmenin gerektirdiği ölçüde kullanabilecektir. Bu olağan gözden geçirmenin sınırlarının aşılması halinde ise artık cayma hakkının kullanılamayacağını belirtmek gerekir.


Taksitle satış sözleşmeleriyle ilgili en önemli hususlardan biri de, tüketicinin taksitlerden birini ödememesi halinde kalan borcun tamamını ödemek zorunda kalıp kalmayacağıdır. Bu husus hem TKHK hem de Taksitle Satış Yönetmeliği kapsamında düzenlenmiştir. Bu hükümlere bakıldığında bir taksiti ödemede temerrüde düşen tüketicinin kalan borcun tamamını ödemek zorunda bırakılmasının sıkı şartlara tabi tutulduğu görülmektedir. Öncelikle böyle bir durumun söz konusu olabilmesi için satıcı/sağlayıcının kalan borcun tamamının ifasını talep hakkının sözleşmede saklı tutulmuş olması gerekir. Bu hak saklı tutulmamışsa tüketici kalan borcun tamamını ödemek zorunda bırakılamayacaktır. Bu hakkın saklı tutulmuş olması ihtimalinde ise satıcı/sağlayıcının kalan borcun tamamının ifasını talep edebilmesi, ancak kendi borcunu daha önce ifa etmiş olmasına bağlı olacaktır. Tüm bunlara ek olarak ayrıca, tüketicinin kalan borcunun en az onda birini ya da birbirini izleyen en az iki taksiti ya da kalan borcun en az dörtte birini oluşturan bir taksiti ödemede temerrüde düşmüş olması da aranacaktır. Tüm bu şartların varlığı halinde satıcı/sağlayıcı hemen borcun tamamının ifasını talep edemeyecek, öncesinde borcunu ödemesi için tüketiciye 30 günlük bir süre vererek muacceliyet uyarısında bulunmak zorunda kalacaktır. Satıcı/sağlayıcı ancak, bu uyarının sonuçsuz kalması, yani tüketicinin muaccel taksiti kendisine verilen süre içerisinde ödememesi halinde kalan borçların tamamının ifasını tüketiciden talep edebilecektir.


Tüketici Hukuku alanında çalışmayı hedefleyen hukukçulara ve hukukçu adaylarına neler tavsiye edersiniz?


Tüketici Hukukunun sadece profesyonel olarak çalışılması düşünüldüğü için bilinmesi gereken bir alan olmadığı kanaatindeyim. Öncelikle genç meslektaşlarımızın bunun farkında olmaları gerekir. Bu alana hakim olmak, yalnızca müvekkillerin haklarını korumak için değil, kendi haklarını korumak için de önemli. Bu sebeple tüketici hukukunu diğer hukuk dallarından ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Bu alandaki düzenlemeler, bu mesleği icra etsin etmesin her bireyin bilmesi gereken düzenlemelerdir.


Bunun yanı sıra Tüketici Hukukunun sınırları oldukça geniş bir alana yayıldığını, her ne kadar bu alanda uygulanan ana düzenleme TKHK olmasına rağmen, bunun dışında birçok kanunda konuya ilişkin düzenlemelerin olduğunu ve bunlara da hakim olunması gerektiğini de bilmek gerekir. Bunun yanı sıra söz konusu düzenlemelerin, tüketici hukukunun dinamik yapısı sebebiyle sürekli olarak değiştiğini de göz ardı etmemek gerek. Özellikle AB hukukundan yoğun şekilde etkilenen ve oradaki yeniliklerin vakit geçirmeden iç hukuka aktarıldığı bir hukuk dalı Tüketici Hukuku. AB kanun koyucusu ne zaman bu alanda bir yönerge yayımlasa, bizim hukukumuzda da bu yönergelere uygun değişiklikler yapıldığını görüyoruz. Bu vesileyle son olarak, yakın zamanda AB hukukunda yürürlüğe konulan dijital içerik ya da dijital hizmet sunulmasına ilişkin sözleşmeler hakkındaki iki yönergeyle ilgili olarak Türk kanun koyucusunun kayıtsız kalmayacağını ve yakın bir zamanda TKHK’da bu konuyla ilgili değişiklikler yapılacağını düşündüğümü de belirtmek isterim.




Doç. Dr. Fatih Gündoğdu Hakkında


Fatih Gündoğdu 2001 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olarak lisans eğitimini tamamlamıştır. 2004 yılında ise Almanyada Heidelberg Üniversitesinde Yüksek Lisans eğitimini tamamlamış ve aynı yıl İstanbul Kültür Üniversitesinde doktora eğitimine başlamış, akabinde 2011 yılında Doktor, 2020 yılında ise Doçent unvanını almıştır. İstanbul Kültür Üniversitesi'nde Medeni Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görev almaya, lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermeye devam etmektedir.


Tüketici Hukuku’na ilişkin akademik çalışmaları ise şu şekildedir:

  • Dijital İçerik ya da Dijital Hizmet Sunulmasına İlişkin Sözleşmeler Bakımından Avrupa Birliği Tüketici Hukukundaki Gelişmeler, Prof. Dr Haluk Burcuoğlu’na Armağan, Filiz Kitabevi, 2020.

  • Koronavirüs (Covid19) Tedbirlerinin Kira Sözleşmelerine Etkisi, Oniki Levha Yayıncılık, 2020.

68 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör